Artık, karşımda açıkça bir muhalefet vardı ve bu insanların hepsi aslında yalnızca kişisel endişelerini ön plana alarak, kimisi angaje oldukları firmaların aleyhine bir gelişmeye karşı çıkmak uğruna, kimisi “acaba yerimize mi oynanıyor”, kimisi “bu dönemde hala bu solcular itibar görüyor” gibi düşüncelerle muhalefet ediyorlardı. Bazı Bakanlık yetkililerinin de iki arada bir derede kaldıklarını söyleyebilirim.
Benim için sol sağ terimlerinin hiç bir zaman bir anlamı olmamıştı ama tüm hayatım boyunca her zaman bilimi ve çağdaş düşünceleri ön plana alan bir tavrım olmuştu. Solcu olarak isimlendirilmekten hoşlanmıyordum ama kendisine sağcıyım diyenlerle de aynı görüşte değildim. Benim solcu damgası yemem de aslında çok enteresan bir olaya dayanıyordu. Erzurum da doğup büyümüştüm, Lise ve Üniversitenin ilk yıllarında Erzurum`daki gençlerin çoğu gibi ülkücüydüm. Erzurum Yüksek Tahsil Talebe Derneğinde görev almıştım. Ülkü Ocakları Derneğinde de çalışıyordum. Yaptığı işi her zaman ciddiye alan biri olarak bu işi de son derece ciddiye alıyordum, her görüşten kitaplar okuyup analiz etmeye çalışıyordum ama riyakarlığa tahammülüm hiç olmamıştı. Okuyan herkes gibi sorular soruyordum ve aldığım klişe cevaplar beni tatmin etmiyordu. Hiç bir şeyi olduğu gibi kabul etmek niyetinde değildim. Bu nedenle konuşmaları ile davranışları uyum içinde olmayan bazı Ülkücülerle sürekli tartışıyordum. Diğer arkadaşlarım ise, camianın kurallarına kesin ve sorgusuz itaat düşüncesiyle yetişmiş insanlardı. Nihayet bir gün onaylamadığım bir davranış karşısında, “sizin gibi Ülkücü olacağıma Komünist olurum daha iyi” deyip bu grubu terk etmiştim. Takibeden bir yıl boyunca epey sıkıntı çektim ve nihayet 12 Eylül darbesi ile ortalık sakinleşince rahatladım. O gün bu gün Ülkücülerin nazarında ben bir Komünist olarak anıldım. Nereye gitsem karşıma bu çıkarıldı. Bakanlıkta da beni önceden tanıyanların, derhal bu tezi ortaya atıp, beni, mevcut yöneticiler nazarında zayıflatmaya çalıştıkları anlaşılıyordu. Ak Parti iktidarında nasıl olurdu da bir solcu görev alabilirdi? Halbuki benim gibilerin hiç bir dönem şansı olmamıştı. Doğruyu söyleyeni Türkiye`de dokuz köyden değil her yerden kovuyorlardı. Daha önceki iktidarlar döneminde de ve hatta Köy Hizmetlerinin DSP`li Bakanlara bağlı olduğu bir önceki dönemde de çok sıkıntı çekmiş ve kendilerine solcu, komünist, sosyal demokrat vb diyen insanlarla, sadece yaptıkları yanlışları açıkça söylediğim için çatışmıştım. Ne gariptir ki, bugün, bu olayları yaratan ekibin maşası olan bazı kişiler, o dönemde de itibar görüyordu ve Daire Başkanı yapılmıştı. Riyakarlık her zaman geçer akçeydi.
Bu düşüncelerimi Hasan Ekiz`e anlattım. Kendisi, biraz da kızarak, Sayın Bakanın göreve geldiği ilk günlerde, hiç kimseyi siyasi görüşleri nedeni ile yargılamayın, yaptığı işlere bakın ve çalışkanlığı ile değerlendirin dediğini, benim durumumun Sayın Bakan tarafından da bilindiğini ve önemsenmediğini ve benim de bunları önemsemeyip verilen göreve odaklanmam gerektiğini söyledi. İnanmaktan başka ne yapabilirdim? Ayrıca Mark Lundell ile görüşmek üzere Nedret Durutan kanalı ile bir randevu aldığını ve bu görüşmenin Sheraton Otelinde olacağını söyledi. Ertesi sabah saat 9`da otele gittim. Lobide Hasan Beyle buluştuk ve Mark Lundell`ın da katılmasıyla görüşmeye başladık. Mark Lundell, projedeki gecikmeler nedeniyle Dünya Bankasının hoşnutsuzluğunu anlatarak, bunların bir an önce düzeltilmesini istiyordu. Biz de bunu istiyorduk. Ama biz, bir yandan projeye hız kazandırmak isterken diğer yandan gereksiz harcamaların da önüne geçilmesini istiyorduk. Mark`ın gün içindeki diğer görüşmeleri nedeniyle akşam konuşmaya devam etmek üzere ayrıldık. Aynı günün akşamı otele gittik. Bu sefer üst katlardaki bir yerde oturarak yaklaşık iki saat görüştük. Bu görüşmede, bizim o ana kadar belirlediğimiz problemleri ve bunların çözümlerini anlatmaya çalıştık. Mark ise projenin bir an önce hızlandırılmasını istiyordu. Nihayet söz konusu şartname için en geç 15 Mayıs 2003`e kadar her şeyin tamamlanmış olması koşulu ile bize süre verebileceğini söyledi. Bu kararla oradan ayrıldık.
Ertesi gün, Hasan Bey beni telefonla arayarak, çalışmalarımı daha rahat yürütmem için, Sayın Bakanın talimatı ile, beni Bakan Danışmanı olarak görevlendirmeyi düşündüklerini söyledi. Çok sonraları öğrendiğime göre, aslında Bakan, benim Daire Başkanı yapılmam için talimat vermiş, ancak bu talimat bazı kişiler tarafından uzun bir süre çeşitli bahanelerle yerine getirilmemiş. Aynı kişiler bir süre sonra benim Daire Başkanı değil Danışman yapılmamın daha doğru olacağını ileri sürmüşler ve öyle de yapmışlar. Tamamen benim gıyabımda cereyan eden bu hadiselerden sonra Bakan Danışmanı olarak görevlendirilmemin ne anlama geldiğini o an için düşünememiştim. Bakanlıktaki diğer Bakan Danışmanları gibi mi olacaktım? Bunlardan çok sayıda vardı ve hepsinin de siyasi bir kimliği olduğu açıkça belliydi. Bakan Danışmanı ünvanının bana ne kazandıracağını ya da ne kaybettireceğini henüz bilmiyordum. Bu düşüncelerle kendi ofisime döndüm. Akşama doğru Daire Başkanım H.İbrahim Yılmaz odama geldi ve Bakanlıktan benimle ilgili bir faks geldiğini ancak kendisinin de bu faksa bir anlam veremediğini söyledi. Bu faks, benim Bakan Müşaviri olarak görevlendirilmem ile ilgiliydi. Aşağıda da verdiğim bu yazıyı ilk görüşümde ben de çok şaşırmıştım.
T.C.
TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI
Özel Kalem Müdürlüğü
SAYI: ÖKM-2-96
KONU: Dr. Murat ÖZDEN 28 MART 2003
KÖY HİZMETLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü elemanlarından Dr. Murat ÖZDEN`in Bakanlığımız Coğrafi Bilgi Sistemleri Uzaktan Algılama ve Bilgi İşlem faaliyetlerinin koordinasyonunu sağlamak üzere Araştırma Planlama ve Koordinasyon Kurulu Başkanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığında Bakan Müşaviri olarak görevlendirilmesi uygun görülmüştür.
Bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.
Prof.Dr. Sami GÜÇLÜ
Bakan
DAĞITIM:
Müsteşarlık
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü
APK Kurulu Başkanlığı
Yazının uslubu ilginçti. Beni Bakan Müşaviri olarak görevlendiriyorlardı ancak, APK Kurulu Bilgi ve İşlem Dairesi Başkanlığında görevlendirilmiştim. Diğer müşavirlerin hiç biri değişik görevleri olmasına rağmen bir Dairenin içinde görevli değillerdi. Hepsi Bakana bağlı idiler. Bu tür detayların benim için bir önemi yoktu, ama anladığım kadarı ile Daire Başkanım H.İbrahim Yılmaz için önemliydi. Benim Köy Hizmetlerindeki görevimden ayrılıp Bakanlığa gideceğimi düşünen Başkana, böyle bir niyetim olmadığını, bu görevlendirmeyi bana verilen işi sonuçlandırıncaya kadar geçerli kabul ettiğimi ve bir kadroya atanmadığım takdirde Köy Hizmetlerindeki görevimi bırakmayacağımı ve Bakanlığa gidip APK Kurulu Başkanlığında sürekli olarak çalışamayacağımı bildirdim. Kendisi de, gelişmelere bakarız dedi ve beraberce kendisini bilgilendirmek üzere önce, Genel Müdür Ali Altıntaş`ın makamına oradan da lojmanlara gittik.
Ertesi gün, yine Köy Hizmetlerindeki odama geldim, buradaki işlerimi ayarladıktan sonra, bir araç alarak ARIP Proje Koordinatörlüğüne gittim. Burada önceden ayarladığımız bir toplantı vardı ve ilk defa şartnameyi hazırlamakla görevli danışmanların tamamı ile görüşme imkanım olacaktı. Toplantıya, Danışmanlar Prof.Dr. Halil Bölükoğlu, Nusret Güçlü, Esat Eryılmaz, Can Ünver, Proje Koordinatörü Ali Tunaboylu, finans işlerinden sorumlu Bahadır Bey ve Mehmet Bey katıldı. Burada, danışmanların ARIP konusunda ne düşündüklerini ve o güne kadar neler yaptıklarını dinledim. Ümit Bey ve ekibine sorduğumuz soruların benzerlerini bu ekibe de sordum. Yavaş yavaş, tartışılan şartnamenin hangi bölümlerinin kimler tarafından yazıldığı ve ısrarla savunulduğu ortaya çıkıyordu. O gün özellikle üzerinde durduğum, CBS ve UA bölümü ile ilgili sorularıma net bir cevap alamamıştım. Şartnamede yer alan CBS bölümündeki bazı tutarsızlıkları ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Bu bölümün başka bir grubun teknik desteği ile yazıldığı açıktı. İlk günümüz olduğu için durumu fazla zorlaştırmadan sadece konuları biraz daha iyi anlamaya çalışıyordum. Bu arada Proje Koordinatörlüğünün de durumunu daha iyi anlamaya başlamıştım. 2003 yılı için Bakanlıktaki Bilgi İşlemi güçlendirmek üzere 300 bin dolarlık bir alım olacağını, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü konusunda, kendilerinin de temas içinde olduklarını ve Mark Lundell`in ziyaretinden sonra bu konuda bir yabancı uzmanın gelmesini beklediklerini, kendileri için öncelik sırasının Bilgi İşlem için gerekli malzemelerin alınması, tartışılan şartnamenin sonuçlandırılması ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğün işi olduğu anlatıldı. Ali Beye Mark`a verdiğimiz takvim çerçevesinde bütün işleri hallledeceğimizi ve Danışmanlarla birlikte bundan sonraki çalışmalarımız için Köy Hizmetlerinde bir oda ayarlayacağımı ve hep birlikte çalışarak şartnameyi düzelteceğimizi söyledim. Toplantı öğleden sonra bitti ve hemen caddenin karşısındaki Bakanlığa geçtim. Doğruca, APK Kurulu Başkanı Tayfur Çağlayan`ın odasına gittim. Görevlendirme ile ilgili konuşurken yazının Bedrettin Beyin talimatı ile kendisi tarafından kaleme alındığını ve gelip burada göreve başlamamı beklediğini söyledi. Ben de bir gün önce kendi Daire Başkanıma anlattıklarımı kendisine anlattım ve Köy Hizmetlerindeki görevimden ayrılmak istemediğimi ayrıca buna gerek de olmadığını, işlerimi yine eskiden olduğu gibi yürütebileceğimi, önemli olan şeyin Bakanın bizden istediği sonuca bir an önce ulaşmak olduğunu anlattım. Tayfur Beyin bu durumdan pek hoşlanmadığını anlamıştım. Oradan ayrılarak Müsteşar Yardımcısı Bedrettin Yıldırım`ın odasına gittim. Kendisiyle ilk defa uzun sayılabilecek bir konuşma yaptık. Ben, o güne kadar olan gelişmelerden bahisle projenin ve bizden istenen işin detaylarını anlattım. O da özetle, bu projedeki yanlışlıklardan haberdar olduğunu, Bakanlıkta geçmişten kalan bir grubun işleri normal seyrinden çıkarmak için gayret gösterdiklerini, yeni yönetim olarak bu tür yanlışlıklara izin vermeyeceklerini, bu nedenle benim çok dikkatli ve dengeleri bozmadan çalışmam gerektiğini anlattı. Sonra beni alarak, Bilgi ve İşlem Dairesi Başkanlığına götürdü. Burada Daire Başkanı Ümit Bayram Kutlu`nun odasına girdik. Bedrettin Bey ayak üstü, birlikte uyum içinde çalışmamız gerektiğini vb söyleyip odadan ayrıldı. Ümit Beyle yalnız kaldık. Durumdan oldukça rahatsız olduğu belliydi. Ben de çok mutlu sayılmazdım. Kendisine, açık açık, uzun yıllar önce tanışmış biri olarak bu görevlendirmeyi kendine karşı bir hareket olarak almamasını, geçen 1.5 aylık süre içinde gerek yüz yüze yaptığımız görüşmelerde ve gerekse arka planda yapılan konuşmalarda, kendisinin adının sık sık geçtiğini, bir süre sessiz kalmasının ve sadece Daire Başkanlığının günlük işleri ile ilgilenmesinin daha iyi olacağını vb söyledim. Daha önce kendisinin son iki yılın verileri konusunda endişeli olduğunu hatırlatarak, bu verilerin derhal emniyete alınması gerektiğini ve bunun için ne gerektiğini sordum. Kendilerinin bu verileri iki yıl boyunca devamlı yedeklemeye çalıştıklarını, bir harddiske kopyalayabileceklerini söyledi. Bunun hemen yapılamasını istedim. Biraz sonra, TÜGEM`de ARIP işlemlerinden sorumlu Daire Başkanı Ahmet Savaş İntişah da odaya geldi. Birlikte projeyi konuştuk. Akşama doğru bir ekip olarak çalışıp iyi işler çıkaracağımızı dileyerek el sıkıştık ve ben odadan ayrıldım. Teftiş Kurulunda Emin Beyin odasına indim. Biraz sohbetten sonra, Emin Bey, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğünün de önümüzdeki yıl için benzer bir yatırım yapacağını duyduğunu söyledi. Ben de eğer tanıdığı varsa gidip görüşmemizin iyi olacağını söyledim. O da Genel Müdürü arayıp konudan bahsetti, Genel Müdür telefonda bizi beklediğini söyleyince kalkıp hemen yan binada bulunan TMO Genel Müdürlüğüne gittik. Genel Müdürün odasına girdiğimizde, odada, benim sınıf arkadaşım ve TMO Genel Müdür Yardımcısı Yavuz Koca ve diğer bir kişi daha vardı. Genel Müdür Mevlüt Beyi de daha önce görmüştüm ancak bir samimiyetimiz yoktu. Hoşgeldin faslından sonra kendilerine kısaca o ana kadar Emin Beyle birlikte yaptığımız çalışmalardan ve yapmayı planladığımız işlerden bahsettik. Genel Müdür Mevlüt Bey de kendilerinin bazı ürünler için Uzaktan Algılama yöntemini kullanmayı düşündüklerini ve bu konuda bir bütçe ayırdıklarını söyleyerek, Bakanlıkta yapılacak ortak bir çalışmanın kendileri açısından da çok iyi olacağını söyledi. Bu şekilde sohbetimiz saat 20.00`ye kadar devam etti. Buradaki haberlere çok sevinmiştik. Bakanlığın yapacağımız iş için parasal bir sıkıntısı olmadığı ancak neyin nasıl yapılması gerektiği konusunda sıkıntılar olduğu bir kere daha teyit edilmişti. Emin Beyle beraber izin isteyip çıktık ve ertesi gün görüşmek üzere vedalaştık.
Köy Hizmetlerinde gerekli düzenlemeyi yaptım ve dört Danışmanla beraber çalışmaya başladık. Öncelikle, benim ne anladığımı ve olmasını düşündüğüm sistemi kendilerine anlattım. Şartnameyi, yalnızca, Çiftçi Kayıt Sistemi olarak düşünmemelerini, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının bütün birimlerini kapsayacak sistem tasarlamamız gerektiğini ifade ediyordum. Özellikle Halil Beyin aynı düşüncede olduğunu biliyordum. Görünüşte aramızda bir mutabakat vardı. Benim önerilerim doğrultusunda gerekli düzeltmeleri yapıp bana e-posta ile göndereceklerdi. Sonra tekrar bir araya gelip tartışacaktık. Yaptığım takvime göre Nisan ayı sonunda şartnameyi tamamlamak ve Dünya Bankasına gönderilebilir hale getirmek istiyordum. Bir iki hafta da onların uzmanlarının incelemesi için zaman ayırdığımızda Mayıs sonuna doğru ilan etme aşamasına gelinebilirdi. Böylece Mark`a verdiğimiz takvime de uymuş olacaktık.
3 Nisan 2003 tarihinde, Bakanlık Özel Kalem Müdürü Turgut Türkeş beni telefonla arayarak, Bakan Beyin acele beni görmek istediğini söyledi. Derhal Bakanlığa gittim. Özel Kaleme girdim. Kapının sağ tarafındaki koltuklarda, Ümit Beyi ve Ahmet Beyi görünce farklı bir şeyler olduğunu anladım;
- Günaydın arkadaşlar. Hayırdır, bir şey mi oldu? Dedim.
Ümit Bey;
- Bilmiyoruz. Bizi de çağırdılar. Dedi.
Başka bir konuşmaya fırsat vermeden suratı asık bir şekilde Ahmet Beyle konuşmaya başladı. Ben ilginç şeyler olacağını tahmin etmiştim. Biraz da meraklanmıştım. Bir süre sonra, Turgut Bey bizi Bakanın odasına aldı. Bakan Beyin masının önündeki iki koltuğa ben ve Ümit Bey oturduk. Karşıdaki koltuğa ise Ahmet Bey. Bakan Bey;
- Geleceğe yönelik ve doğru bir sistem kurmak zorundayız, bunun için de herkesin elinden gelen katkıyı vermesi gerekir, sen ben meselelerini bir tarafa bırakıp birlikte çalışmanız gerekir. Diyerek bir giriş yaptı.
Ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştım ama biraz daha susup dinlemeyi tercih ettim. Bakan Beyin;
- Ahmet Bey, çalışmalar nasıl gidiyor? Bir problem varmı? Sorusu üzerine,
- Sayın Bakanım, geçmiş dönemde Bakanlık ve Hazine Müsteşarlığı arasında bazı sorunlar oldu. Ama şu anda böyle bir sorun olacağını düşünmüyorum. Bizim açımızdan bir sorun yok her şey normal gidiyor.
Bunun üzerine Bakan Bey, Ümit Beye dönerek;
- Ümit Bey, siz ne düşünüyorsunuz?
- Sayın Bakanım, biz son iki yıl boyunca Çiftçi Kayıt Sisteminin başarıyla uygulanması için gece gündüz çalıştık. Elimizde son iki yıla ait son derece kıymetli veriler var. Herkes bu verilerin peşinde. Biz bu verileri asla dışarı çıkarmıyoruz, ancak Murat Bey bunların yedeklenmesini ve bir kopyasının da kendisine verilmesini istiyor. Ayrıca son iki yıldır uyguladığımız Çiftçi Kayıt Programı, 2 milyon dolar değerinde bir program. Bunu dışarıya veremeyiz.
Konu anlaşılmıştı. Bu kişiler ve bunları destekleyen bazı yöneticiler, Bakan Beye benimle ilgili sıkıntılarını, konuları çarpıtarak aktarmışlardı ve Bakan Bey de hepimizi toplayıp olayı anlamaya çalışıyordu. O ana kadar bu konuda son derece sabırlı davranmıştım. Ama Ümit Bey, konuşmasında, beni dışarıdan biri olarak niteleyince dayanamayıp;
- Sayın Bakanım, sizin talimatınız doğrultusunda çalışmalarıma devam ediyorum. Bu kapsamda Bilgi ve İşlem Dairesindeki sunucularda bulunan son iki yıla ait verilerin emniyete alınmasından daha doğal ne olabilir. Bu arkadaşların bizzat kendileri, merkezdeki makinaların her an çökebileceğini ve bu verilerin her an yok olabileceğini söylüyorlardı. Ben de bunların bir an önce yedeklenmesini istedim. Ben sizin Danışmanınız olarak dışardan bir olarak görülüyorsam, bu konuyu da sizin çözmeniz gerekir. Dedim.
Bakan Bey, durumu anlamıştı. Ahmet Beye odadan ayrılabileceğini söyledi. Tam o sırada, Turgut Bey içeri girerek, Bakan Beyin bir misafiri olduğunu söyledi ve Bakan Bey de bizden yan odaya geçmemizi istedi. Yan tarafta, bir kapısı Bakanın odasına diğer kapısı Toplantı Salonuna açılan bir odaya geçtik. Toplantı Salonunda devam eden bir görüşmenin sesleri bize kadar geliyordu. Burada Ümit Beye sakin bir şekilde;
- Ümit Bey, gerçekten hayretler içindeyim. Sizinle konuşup, işbirliği yapacağız diye tokalaşıp ayrıldım. Eğer bir sorun varsa neden benimle konuşmuyorsun. İlkokul çocuğu gibi orada burada ağlıyorsun. Ben seni önceki tanışıklığımıza dayanarak aklı başında biri sanıyordum, ama, bu yaptığını normal bir insan yapmaz. Çok yazık.
Daha sözümü bitirmeden Ümit Bey;
- “Sen bana ruh hastası mı demek istiyorsun. Bunu kabul etmiyorum” diye bağırarak odanın Toplantı Salonuna açılan kapısından çıktı.
Son günlerde olanlar nedeniyle durmunun iyi olmadığı belliydi. Ve orada da konuşmasına devam etti. Toplantı Salonundakilerin bir kaç yorumundan sonra sesler kesildi. Odada yalnız kalmıştım. Biraz sonra Bakanın misafiri ayrılınca kendisi odaya geldi ve beni çağırdı. Odasına geçtik ve oturmadan Sayın Bakana içerde olanları anlattım ve;
- Sayın Bakanım, ben olan biteni anlamakta güçlük çekiyorum. Benden istediğiniz işi yapmaya çalışıyorum, ancak gördüğünüz gibi pek yardım alamıyorum.
- Murat Bey. Bu bakanlıkta bunlar son derece normal. Bana gelen insanları ve söylediklerini bilsen daha çok şaşırırsın. Sen işine devam et. Bu olanları da dikkate alarak senden kimsenin itiraz etmeyeceği güzel bir şartname istiyorum. Dedi. Ve beni uğurladı.
Odadan ayrılıp Özel Kaleme geçtim. Turgut Beyle vedalaşarak dışarı çıktım. Son derecede kızgındım, ama en azından Bakanın desteği hala geçerliydi. Hemen TÜGEM Genel Müdürü Hüseyin Velioğlu`nun odasına çıktım. Olanları kendisine anlattım. Bakanın yanında Ümit Beyle beraber kendi Daire Başkanı da bulunduğundan bir şeyler bildiğini düşünüyordum. Ama o da hayretlerini ifade etti ve başka bir fikri olmadığını söyledi. Oradan APK Kurulu Başkanı Tayfur Beyin odasına geçtim. Tayfur Bey, kendisine bağlı Bilgi ve İşlem Dairesinin çeşitli sorunları olduğunu ve benim mutlaka gelip burada göreve başlamam gerektiğini, aksi halde görev ve sorumluluklar açısından insanların tereddüt yaşadığını ifade etmeye çalıştı. O anda, bütün Bakanlığın, benim Ümit Beyin yerine atanacağım konusunda dedikodularla çalkalandığını ve Ümit Beyin de bu psikoloji ile hareket ettiğini anladım. Gerçi ben daha önce bizzat Ümit Beye bu durumu açıklamıştım ve her hangi bir görev peşinde olmadığımı hele hele Bilgi İşlemin hiç olmadığımı, dolayısıyla rahat olması gerektiğini söylemiştim. Ama inandırıcı olmadığım açıktı. Oradan ayrılıp Köy Hizmetlerine geçtim. Daire Başkanımın odasına çıktım ve olan biteni kendisine anlattım. O da, Bakanlığın çok ilginç bir yer olduğunu söyleyerek, kendisinin de çeşitli toplantılarda yaşadıklarını anlattı ve işimin zor olduğunu ifade etti. Ayrıca, artık buradan ayrılıp Bakanlığa geçmemin daha iyi olacağını da söyledi. Başkanın bu ifadesi beni biraz şaşırtmıştı.
Kendisiyle 6 yılı Başkan-Şube Müdürü olmak üzere 9 yıl boyunca birlikte çalışmıştık. Benim bu görevlendirme vesilesi ile ayrılmamı istemesi biraz garip gelmişti. Belki de zamanımın büyük bölümünün Bakanlıkta geçiyor olması nedeniyle böyle söylemişti ama ben bu işin zaten geçici bir iş olduğunu ve görev tamamlanınca tüm zamanımı kendi işime ayıracağımı düşünüyordum ve sürekli olarak Bakanlığa gitme fikrini hiç benimsemiyordum.
Bütün bunların ne anlama geldiğini daha sonra anlayacaktım.